EDEBİYATTA 12 EYLÜL 

JOSE ANTONIO YA DA UZUN SÜRMÜŞ BİR YAS


Bir yaz günü oldu bunlar/ gri yağmurlar yağıyordu/ çekildi bütün kılıçlar/ ben bir yanda rakip hayat/ denizse köpürüyordu/ ve şarkılar söylüyordu/ alabildiğince bir siren/ ölmemi istemiyordu.” (Aysan, 2013, s.241)

Böyle yazmıştı Behçet Aysan, öldürülmeden bir yaz önce, Temmuz 1992’de. Çocukluğu 27 Mayıs’a, ilk gençliği 12 Mart’a, sonrası ise 12 Eylül’ün uzun gölgesine denk gelir. Tüm yaşamı gri yağmurlar altında geçen şairin şiirini de bu doğrultuda kurması şaşırtıcı değildir. Umduğu sabaha hiçbir zaman varamaz. Temmuz 1993’te, kan bulaştığını gözümüzle gördüğümüz ak bir zambağa biner. Ardında şiir kitaplarını, kitaplarına girmemiş şiirlerini ve yaşanmasına fırsat verilmemiş bir hayat bırakır. Bu nedenle Aysan’ın şiirine, onu kuşatan siyasal atmosferi görmeden yaklaşmak neredeyse imkânsızlaşır.

Coğrafyanın en soğuk gerçeğidir, istibdat, Abdülhamid dönemiyle sınırlı kalmaz; hem geçmişte hem şimdide hem de gelecekte ya seçilmişlerin eliyle ya da askerin dipçiğiyle hizaya sokulmak istenir hizanın biraz dışına düşenler. Hele ki bu çizgi biraz daha sola yakınsa… Behçet Aysan da o çizginin soluna düşenlerdendir. Bu yüzden de baskının soğuk nefesi kısa yaşamının ensesinden hiç eksik olmaz, şiiri de bu baskının belleğini taşıyan bir dil oluverir.

Süleyman Demirel hükümetinin iktidar olduğu dönemde 12 Mart Muhtırası yaşanır. Behçet Aysan o yıllarda üniversite öğrencisidir ve aylarca ceza evinde kalarak payına düşeni alır. Çıktıktan sonra yaşadığı baskının izi hiç silinmez anılarından. Ardından yine Demirel hükümeti, bu kez 12 Eylül’le son bulur. 12 Mart’ın yarım bıraktığı baskı düzeni 12 Eylül’le birlikte daha sert ve daha vurucu biçimde kendini yeniden üreterek devam eder bu yıllarda.

Dönemin atmosferini soluyan herkes gibi tıp eğitimi yarıda kalan şair için de koşullar zordur. Şiire sarılır. Yaşadığını yazar, daha doğrusu yaşatılanı. Umudun kirletilişi, çiçeklerin soldurulması, gökyüzünün karartılması şiirlerinin en belirgin izleği olur; 12 Mart’ın, özellikle de 12 Eylül’ün karanlık, baskıcı, her an gözetim altında tutulmanın duygusunu şiirlerine taşır.

Askeri okullarda okurken bile şiirden kopmayan yaşam hikâyesini, haki elbiseler içerisinde şiir diyerek betimleyecektir. 1960 darbesinden sonra ailesinin isteğiyle gittiği ve öğrenci olarak kaldığı Selimiye Kışlasında, 12 Mart Muhtırası’nda tutuklu olarak kalır. Bu görece uzun bir tutukluluk değildir ama hem yaşamından hem de şiirinden eksik olmaz bu kapatılmış duvarların ve de kapıların anısı, acısı. Fakat yine de o acı-anıyı, önce öğrenci sonra tutuklu olduğu bu duvarları, “Selimiye” şiirinde sessiz bir direnişin adı olarak tanımlar ve tüm şiirlerini de bu direniş etrafında kurar.

1980 darbesinden dört yıl sonra, Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü’nü alan ‘Sesler ve Küller’ kitabını bütün acılara adar. Çünkü yaşadığı yüzyılda acıdan başka bir şey görmemiştir. Aynı adı taşıyan şiirinde ise ilk dizelerden itibaren bir ses yükselir ve orada durduğuna fırtınaların tanık olduğu birine seslenir. Öyle ki bu birisi sevgilisi, halkıdır. Yolda kalmış, pusuya düşürülmüş, geceleyin gözleri bağlı götürülmüş olan odur; ürkek bir karacadır halkı.

Şiirin ilerleyen bölümlerinde bu ses daha da çoğalır. Kenar mahallelerden yürüyerek şehre inenler, Sincan’dan, Mamak’tan gelenler –ki Mamak 1980 darbesinin sembollerindendir–, su satan çocuklar, çamaşırcı kadınlar aynı acının içinde buluşur. Behçet Aysan, yaşadığı ülkenin insanlarını tek tek şiirin içine alır. Sonra “yok başka bir cehennem/ yaşıyorsun işte” diyerek dönemin bütün ağırlığını iki dizeye sığdırır. Bu cehennem, uzaklarda değildir. İçinde yaşanılan memlekettir acının mekânı. Gökyüzü tel örgülerle çevrilmiş, kardeş kanı toprağa karışmıştır. En sonunda üç kez yinelediği “acılarbilgisi” sözü ise bütün bu yaşananların, geçmişin ve geleceğin döngüsünün bir ömür boyu taşınacak ortak hafızaya dönüştüğünü gösterir gibidir:

Yıllar yılı/ bilirim/ döne döne/ yıllar yılı/ aynı/ kitabı okur/ adı acılarbilgisi/ adı acılarbilgisi/

acılarbilgisi.” (Aysan, 2013, s.81)

Hep yitirilmiş şeylerdir şiirindeki; umut, düş, sevgili, aşk, gelecek, geçmiş… Söylediği şarkılar tehlikeli, çiçeklerine kan bulaşmış, onlara alabildiğine geniş ve mavi olan gökyüzü sana bana dar, bomboş ve yıldızsız kalmıştır. Yine de şiirinin göğünde “hem umutlu ayçayı/ hem karanlık bir güneşi” barındırır.

Darbe dönemi atmosferinin en belirgin olduğu şiirlerinden bir diğeri de “Kanlı Zambak”tır. Gözümüzle gördüğümüz bir ölümün tanığıyızdır artık. Şiirlerinde hep yaptığı gibi bir kez daha saflıkla ölümü yan yana getirir, zambağı kana bular ve ardından bize gözüyle gördüğü ölümün hikâyesini açmaya başlar.

Henüz on sekizine yeni girmiş, muhtemelen üniversite öğrencisi bir gençtir anlatmaya çalıştığı yaşam; “onu vurdular/ gözümle gördüm onu” dizeleri şiir boyunca bir tanıklık olarak tekrar eder. Bu tekrar, yaşananı anlatmadan ziyade tanığın zihninden silinmeyen bir şok halidir. Darbe dönemlerinde, özellikle 12 Eylül’le birlikte böyle tanıklıklar çoğalmış ve insan belleği bu yıkım karşısında dağılmış, parçalanmıştır.

Ölümüne tanık olduğu gencin hepimizin –halkın– annesine benzeyen bir annesi vardır. Acıyla, sevinçle, yoklukla, zorlukla büyüttüğü, saçlarına beyazlar düşerek yetiştirdiği bir evladın annesidir bu. Sevgilisi vardır öte yanda. Aynı mahalleden, işçi sınıfının içinden gelen, daha öpemediği bir sevgili… Bu ayrıntılarla birlikte hikâyeyi, tek bir bireyin ölümü olmaktan çıkarır, hepimizin hayatına dokunan ve hiç geçmeyecek kolektif bir yas haline büründürür. Genç de anne de sevgili de biziz; gözümüzle gören de ölümü.

Behçet Aysan, bu yıkımı daha görünür kılmak adına gündelik hayatın içindeki küçük güzellikleri de durdurur. Saksıdaki sardunya kurur, fotoğrafın camı kırılır ve yere düşer; kitaplar dağılır, şiirler savrulur.  Hukuk yerlere saçılmış, çiğnenmiş, ezilmiştir. Özgürlüğün simgesi olan güvercini hiçbir dala konduramaz şiirinde; çünkü şiirin göğü de memleketin göğü gibi daralmıştır.

Aynı kitapta bulunan bir başka şiirinde sevmeyi unutan kardeşlerine seslenir. Yaşanan onca şeyden –baskı, yıkım, ölüm– haberi olmayan bir kalabalığı uyandırmaya çalışır dizelerinde ama bunun kolay olmadığını, hatta çoğu kez mümkün olmadığını da sezer.

Bir Masal” tam burada açılır. Bildiğimiz masallardan biri değildir bu. Ne mutlulukla biter ne de avunulacak bir teselli bırakır geride. Daha en başında ölüsünü –düşünü– arayan bir lale ile karşılaşırız ki bu lale ancak gecenin karanlığında açan bir laledir. Çan sesiyle çoğalan bir sessizlik yaratır. Lale, tüm koşullara rağmen düşlerine varmak adına direnen insanı imlerken umuduna yaslanır. Yasaklarla birlikte direnmeyi, umudu, düşü sürdürür ama bir de masalın kara padişahı vardır; düş çiçeğini, ateşi, umudu çalan. Bu noktadan sonra masal yavaş yavaş çözülür. Rüzgâr diner, düşler siner. Geriye yalnızca tekrar eden bir ses kalır: çan çan çan. Bu tekrar, suskunluğun kendisidir artık. Şiir, askeri rejimin dayattığı baskı, sessizlik ve sinmişlik haliyle iç içe geçer. Hiçbir şey konuşulamaz olur. Her şey kara bir gecede bir bekleyişe dönüşür. Behçet Aysan’ın sadece gecelerin karanlığında açan lalesi bu susturulmuş bekleyişin adı olur.

Diğer yandan şiirlerinde Proust gibi yitmiş bir zamanın peşine düşer, kara bir hayatın ortasında yitip giden gençliğinin yasındadır da yine begonyalar büyüten eski alışkanlığını bırakamaz. Prangalardan, kelepçeden, bukağıdan pas renginde sardunyalar açtırır şiirinde. “Albümdeki Yırtık Resim”de bu kez hapishane günlerinden kalma sararmış, yırtık bir fotoğrafın başına geçer. Baktıkça da gür bıyıklı Celâli’nin neden üç yüz yıl, üç yüz kere isyan ettiğini düşünür; bu düşünceyi fotoğraftaki kişilerin yüzlerinden okur. “Niçin yükselmiş taş duvar sadece onlar için?” diye sorarken resimde yüzü görünmeyen halkın kederini de o fotoğrafın içine katar. Geçmiş dediğimiz şey, güzel olan ne varsa götürürken geride baskıyı, kederi ve direnmeyi bırakmıştır. Yüzyıllar boyunca taş duvar da yerindedir, isyan da. Değişen yalnızca takvimdir.

Çiçekçi Kız” şiirinde Behçet Aysan, bu kez çiçekler üzerinden şiirsel bir imge dünyası yaratırken aynı zamanda darbenin hâkim olduğu karanlık bir memleket panoramasını da çizer. Saçına papatyalar takan çiçekçi kız, kederli ve tehlikeli şarkıları diline dolamıştır. Küpe çiçeği, boynu bükük ülkesiyken kartopu ve erguvan, abilerin kanıyla lekelenmiştir. Zebra çiçeği ise hem umudu hem de umutsuzluğu barındırır yapraklarında. Bu ikilik, askeri rejimin yarattığı karanlık içinde bir yandan kaybı ve umutsuzluğu, diğer yandan bütün bunlara rağmen sürdürülen umut ısrarını görünür kılar. Yaşamı güzelleştiren çiçekler, ülkenin yaşadığı şiddeti, kaybı ve yas halini de taşıyan birer imgeye dönüşür dizelerinde.

Sizin gökyüzünüz var mı ki,” diye seslenir şiirindeki bay’a. Behçet Aysan, cümlede soru işareti kullanmaz çünkü soru değil gerçekliktir söylediği. Gökyüzü özgürlüğün, düş kurmanın ve geleceği rengârenk çiçeklerle hayal edebilmenin mekânıyken şiirde olduğu kadar gerçeklikte de gökyüzünden ve düşlerden yoksun olanlar, başkalarının da gökyüzünü görmesini ve düş kurmasını engeller. Bu anlamda dize, düşleri ve göğü olan bir şairin, iktidar ve baskının temsilcilerine yönelttiği şiirsel bir çıkış olur.

Çiçek satanlar kederli bir şarkıya hapsolmuşlardır. Üstelik çiçek satmak kadar çiçeklerin şarkısını söylemek de tehlikelidir. Buradaki tehlike, rejimin gölgesindeki günlerde açıkça politik sözler söylemenin ötesinde, umut etmenin, düş kurmanın ve başka bir gelecek ihtimalini dile getirmenin de tehdit olarak görülmesiyle ilişkilidir.

Bir yanda gerçekleşmeyeceğini bile bile düşleri olan, bu düşleri paylaşmak için çabalayan ve bu gelecek uğruna tehlikeli ve kederli şarkılar söyleyenler vardır. Diğer yanda ise başkalarının gökyüzünü karartan, düş kurma ihtimalini ortadan kaldıran ve bu baskı düzenini kurarken pembe düşler için pembe açan sardunyaları küstürenler durmaktadır. Dolayısıyla şiirde olduğu kadar gerçeklikte de temel karşıtlık düş kuranlarla düşleri yok edenler, tertemiz bir gökyüzünü arayanlarla başkalarının göğünü karartanlar arasındadır.

Bütün bu karanlık içerisinde Behçet Aysan, umudu bırakmamakta ısrarcıdır. Gerçekleşmeyeceğini bildiği yarınların umudunu taşımak, onun şiirinde bir tür direnme ve inat etme biçimine dönüşür. Bu nedenle “Çiçekçi Kız”daki umut, gerçekleşeceğine inanılan bir gelecekten çok, gerçekleşmeyeceği bilinse bile terk edilmeyen bir tutumdur. Darbenin ve baskının yarattığı karanlık karşısında çiçek satmak, çiçeklerin şarkısını söylemek ve düşlerden söz etmek bu nedenle sıradan eylemler olarak okunamaz; başkalarının gökyüzünü karartanlara karşı gökyüzünü, düşsüzlüğü yaratmaya çalışanlara karşı düşü savunmanın şiirsel biçimleridir.

1980 öncesi Türk şiirinde daha çok sonbahar ayının getirdiği melankoliyle özdeşleşen eylül ayı, bir kuşağın, büyük bir kuşağın zihninde mevsimden öte siyasi bir travma olarak kalır, artık yaşamın bütün anlamını yitirdiği uzun bir zamanın adıdır eylül. Yine de her şeyin tenhalığa terk edildiği, anlamın yitirildiği bir toplumda korkuyla da olsa kendi sesini üretmekten vazgeçemez. Bu ses yer yer yüksek, bazen sinmiş, oldukça kırgın, biraz umutlu umutsuzdur. Behçet Aysan, ‘Eylül’ ismini verdiği kitabında bulunan “Aşkımız O Kararan” adlı şiirinin ikinci bölümünde, hayatların bordasına vuran bir eylülden bahseder. 1980 darbesinden üç yıl sonra yine bir eylül ayında yazdığı bu şiirinde –ya da yaşam, uzun bir eylül olmuştur onda– bir otel odasında saklanan esmer, gözlüklü birinden, kendinden bahseder açık açık. Bu otel odası, fiziki mekânın ötesinde herkesi kendi içine kapatan tedirginliğin Aysan’ın ruhundaki yansıması olarak okunabilir. Saklanan, sinen, yenilmiş bir adamdır; esmer ve de gözlüklü olan bu adam tüm bu baskı, gözetleme, ihbar, fişlemeler arasında, küflü ıslak / taş avluların ihtimalinde bile al bir düş atına binmeyi başarabilmiştir yine de.

En nihayetinde bir gün yiteceğimizin, anılaşacağımızın bilincinde olarak yaşadığı yaşamında, tüm bir insanlığın acısını yüklenirken bireysel mutluluktan bahsetmenin olanaksızlığını da göstermek ister gibidir. Mutluluk bir imge olarak kalmıştır zihninde, “yanıbaşımızda mutlu kalan ne var ki” diye sorar. Yaralı bir toplumda, aşk dâhil bütün duyguları yaralanan şair, tedirginlikle de olsa doğru bildiği yolda yürümekte ısrarcıdır. “Dokuz Köyden Kovulanın Şiiri”nde bunu açıkça dile getirir Behçet Aysan. Darbelerle, muhtıralarla rezilleşen yaşam, onun gibileri –Aysan bu gibilere biz der– en nihayetinde kovacaktır. Kovulacağını bilir numaralandırılmış, sınırlandırılmış bütün köylerden; sığınacağı tek köy ise bedelini kendi ödediği anıları ve bu anıların yarattığı acılarıdır. Evinde olanın bile bukağı ile yaşadığı, ahalisinin tedirgin edildiği karanlık bir köydür kendi doğrularından vazgeçmeyi reddettiği köy. Şiirinde baskı dönemi gençliğinin içinde bulunduğu durumu dizelerine dökerken ona hâkim olan duygu, çağlar boyunca tekrarlayan bir hüzündür:

Bir yorgunluk gibi çökünce üstümüze karanlık/ şarkılar söylerdik yanık otlar arasında/ istasyon önlerinde tedirgin allahaısmarladık/ bir daha hiç görüşmeyeceğiz duygusuyla/ kovulduk mu, sonunda yine biz, dönelim acılara.” (Aysan, 2013, s.141)

Ortak hafızanın yıkıcılığını en iyi bilenler de yine baskı iklimini kuranlardır. Bu yüzden düşlerin bulanıklaştığı, karanlığın gittikçe koyulaştığı bu yerde konuşmak, türküler söylemek onun şiirinin en tehlikeli eylemleri olur. Bir yanda böylesi bir karanlığı yaratanlar –tanrılar–, diğer yanda tanrıların buyruklarını yerine getirmenin mutlak olduğuna inanan köleler… Bu mutlak baş eğiş, yalvaçlar aracılığıyla halka dayatılır. Tanrıların beceriksizliğini, kölelerin ölümleri üzerinden görünür kılmaya çalışır Behçet Aysan. Her gün gazetelerde, bu yaratılan karanlıkta yaşamayı başaramamış insanlar vardır; sözgelimi Behiçbey İstasyonu’nda hat bakımı yaparken can veren işçiler, bileklerini kesen şarkıcı kız, kendini zeytin ağacına asan on iki yaşındaki kuma… Bu hayatlar, onun şiirinde toplumun içinde bulunduğu bunalımın iz düşümleri olur. Acıyı sağırlaştıran, leylakları ezen, ruhu boyayan kötücül bir zamanda düşlerini korumaya çalışırken yeniden açan narçiçeğini, koşan güvercin sürüsünü konuşmaktan çekinir; bu çekince, iktidarın uyguladığı sansürün ötesinde, başına bir şey geleceği korkusuyla bireyin kendine uygulamak zorunda olduğu otosansür olarak okunabilir. O kadar korkutulmuştur ki kişi, kendi sansürünü bile kendi uygular. Sloganlaştırmaz direnişinin kelimelerini. Aksine parçalar, böler, suskunlaşır. Suskunluk yanık bir ağıda dönüşür onun dilinde.

Saçlarımıza aklar düşüren zor günleri, yaşatılanları, öldürülenleri, susturulanları, başka sokaklarda yürümeye zorlananları, sürgünleri, kenar mahallelerde kaderlerine terk edilenleri anlatırken bitmez bir zamanı anlatır aslında. Bütün tiranlar ölümlüdür, bilir; yarının olduğunu bildiği gibi. Buna rağmen tiranların meydana getirdiği toplumda yaşamak zorunda olmaktır onu umutsuzlukla örülmüş bir hüzne götüren. Anılarında ise hep geleceği konuştuğu arkadaşları vardır. Çoğu şimdisinde olmayan arkadaşlar, yaşamasına izin verilmemiş dostluklar ve de bütün şiirlerini yırtıp atacak kadar bağlı olduğu aşktır anılarını acılaştıran.

Behçet Aysan’ın siyasi baskıyla kuşatılmış yaşamı en çarpıcı biçimde işlediği şiirlerinden biri kuşkusuz “Beyaz Başörtülü Kadınlar”dır. Şiir, 19761983 yılları arasında Arjantin’de yaşanan askeri cunta dönemini merkezine alırken anlattığı acıyı o coğrafyayla sınırlamaz. Türkiye’nin özellikle 1980 darbesi sonrasında yaşadığı gözaltında kaybetmeler ve devlet şiddetiyle ortak bir hafızada buluşturur. Şiirdeki beyaz başörtülü kadınlar, Arjantin’deki Plaza de Mayo Anneleri kadar, 1990’lardan sonra –Aysan’ın ölümünden sonra– Türkiye’de gözaltında kaybedilen yakınlarını arayan Cumartesi Anneleri’ni de çağrıştırır. Böylece şiir, iki ülkenin farklı tarihlerini ortak bir yasın ve direnişin dili içinde bir araya getirir.

Behçet Aysan, şiirinde kendisini de binlerce desaparecidos’dan biri olarak kurar. Şiirin merkezindeki tıp öğrencisi Jose Antonio, sıradan bir ağustos gecesinde, gündelik hayatın küçük ama kıymetli ayrıntıları eşliğinde evine dönmektedir. Kenar mahallede oturan genç, arkadaşlarının yanından ayrılır, koşarak otobüse yetişir. Uykusu gelmektedir. Gökyüzünde çok aşağılara doğru kayan bir yıldız görür, Behçet Aysan bu görüntüyü yaklaşan felaketin işaret fişeğine dönüştürür. Şiirin ilk bölümü, yaşamın olağan ritmini bilinçli biçimde öne çıkarır. Jose Antonio saat 22.45’te sokağına ulaşır. Karşı komşunun telaşla içeri girmesini anlamlandıramaz; zihninden güz, hüzün ve sınavlar geçer. Sabah suladığı sardunyaya bakar. Daha önce hiç duymadığı bir telaş kaplar içini; sadece uyumak istemesine yol açacak kadar derin ve açıklanamaz bir telaş… Günün son sigarasını yakar. Evin pencereleri karanlıktır; anne, baba ve kardeşinin uyuduğunu düşünür. Anahtarı cebinden çıkarıp kapıya uzandığı anda ise her yerden üzerine ışıklar ve silahlar çevrilir.

Şiirin bundan sonraki bölümü, bu sıradan yaşamın devlet şiddetiyle nasıl paramparça edildiğini gösterir. Saat 02.25’te aynı ev artık bütünüyle talan edilmiştir:

Bütün kitaplar yerlerde/ şiirler, ders notları, mektuplar. // Ve fotoğraflar, söyle bu resimdeki kız kim/ ya bu sakallı arkadaşın. // bildiriler nerde/ söyle söyle söyle söyle. // Sandıklar boşaltılmış, anasının çeyizleri/ dolaplar, mutfak rafları, tabaklar/ yataklar yırtılmış, delik deşik.” (Aysan, 2013, s.172)

Cordoba’da bir gece yarısı Jose Antonio’nun başına gelenler, 1980 Türkiye’sinin gençliği için hiç de yabancı değildir. Sürekli gözetlenen, baskı altında tutulan, susturulan, korkutulan ve kaybedilen; buna rağmen söyleyecek sözü, değişime olan inancı ve karartılmış da olsa bir gökyüzü bulunan bir kuşağın ortak deneyimidir bu. Jose Antonio’nun gözaltında yaşadıkları da aynı ortak hafızanın parçalarıdır:

Yere basmam söylendi, bastım, eğil dediler/ eğildim, yürü dediler yürüdüm. // Ayakkabılarımın bağı hücrede alınmıştı/ kalemim, saatim, gözlüğüm. // Ayak sesleri çoğaldı/ ve silah şakırtıları. // Kan ter ve sidik. // Görmek duymak dokunmak koklamak tatmak/ sedef karanfil şarkı kadife ve tarçın… // Unutulmuştu. // Gözetleme deliği olan demir kapılı bir odada.” (Aysan, 2013, s.173)

Gözetleme deliği bulunan o hücreye kapatılışından on iki gün sonra Jose Antonio artık bir kayıptır. Şiirin sesi de bu noktadan sonra değişir, bireysel anlatı yerini kolektif yasın sesine bırakır. Jose Antonio’nun annesi, diğer kayıp yakınlarıyla birlikte Plaza de Mayo Meydanı’ndadır. Elinde oğlunun büyük bir fotoğrafı, başında beyaz başörtüsü vardır. Oğlunu geri istemektedir. Şiirin sonunda Behçet Aysan’ın “Jose Antonio benim” demesi, şaşırtmaz okurunu. Çünkü 1980’i yaşamış, konuşmuş, itiraz etmiş, devrim düşü kurmuş her genç Jose Antonio’dur; biraz da desaparecidos. Kimileri gerçekten gözaltında kaybedilmiş, kimileri faili meçhul cinayetlere kurban gitmiş, kimileri ise fiziksel olarak yaşamaya devam etse bile varoluşsal anlamda kaybolmuştur. Geçmişe de geleceğe de tam olarak ait olamayan bu kuşaktan geriye çoğu zaman ne bir mezar ne de bütünüyle yaşadığı söylenebilecek bir ruh kalmıştır.

Tüm bu yaşananlara rağmen yorulmayan bir yaşamak vardır içinde Behçet Aysan’ın, koşup duran bir maral’ı kanat vuran zümrütten bir zümrüdiankası’yla yarına inanır yine de. Umduğu yarında fırtınalar sinmiş, ırmaklar geçilmiştir, hep tok yatan çocuklar vardır; kuşların kanadı güllere değer, barış ve kardeşlik yeniden yeryüzünün dili olur.

Ne var ki şiirlerinde özlemini duyduğu o yarına ulaşamaz. Bir temmuz gününde başlayan yaşamı, yine bir temmuz gününde, 2 Temmuz 1993’te, karanlığı çoğaltan gerici şiddetin hedefi olarak son bulur. Onun yaşamını elinden alanlar, şiirinin ufkunu aydınlatan gökyüzünü kara bulutlarla örtmeye çalışanlardır. Behçet Aysan’ın şiiri, bitmek bilmeyen yası dile getirirken yaşamı da ölümü de ortak bir belleğin parçasına dönüşür. Kaybın ve yıkımın içinden geçerek umudu siyasal ve insani bir direnme biçimi olarak kurmayı sürdürür.

KAYNAKÇA:

– Aysan, B. (2013). ‘Düello’. İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi.

– Özsoy, G. Ö. (2013). “Behçet Aysan” (Hayatı-eserleri-sanatı) (Yüksek lisans tezi, Selçuk Üniversitesi, Konya). YÖK Ulusal Tez Merkezi. (Tez No. 337725).

Paylaş:

Benzer yazılar

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
0
Would love your thoughts, please comment.x
hititbet
Betgaranti
betgaranti
kolaybet
hititbet
hititbet güncel giriş
hititbet
vdcasino
vdcasino
hititbet
Hititbet Giriş
hititbet
hititbet
hititbet
tuzla cilt bakım
Tuzla İpek Kirpik
Tuzla Güzellik Merkezi
hititbet
hititbet giriş
hititbet güncel giriş
hititbet giriş adresi 2026
Tuzla Cilt Bakım
Tuzla Cilt Bakım
Tuzla Cilt Bakım Merkezi
Tuzla İpek Kirpik
betnano
betnano
betnano
kralbet
setrabet
setrabet
kralbet
hititbet
hititbet
Tuzla Lenf Drenaj
Tuzla Cilt Bakım Merkezleri
Tuzla Kirpik
Tuzla Cilt Bakım
Tuzla Cilt Bakım Merkezi
betnano
betnano
kralbet
kralbet
Sosyal Medya Yönetim
Hititbet
kralbet
betnano
kralbet
Hititbet App
hititbet giriş
hititbet
meritking
matbet
grandpashabet
grandpashabet
grandpashabet
grandpashabet
kralbet
kralbet
betnano
betnano
kralbet
gobahis
betpark
betpark
grandpashabet
grandpashabet
betgaranti
betpark
betgaranti
betgaranti
sahabet
sahabet
betorder
betgaranti
Hititbet
kralbet
kralbet
betnano
betpark
betgaranti
betpark
betgaranti
betpark
betpark
betgaranti
betpas
betpas
goldenbahis
goldenbahis
betpas
betpas
klasbahis
goldenbahis
goldenbahis
interbahis
interbahis
atlasbet
atlasbet
betnano
betnano
kralbet
xslot
xslot